‘Kölün’de rüzgâr Hayır’dan yana

0
534
Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

Köln, Türkiyelilerin deyişiyle ‘Kölün’, Almanya’da Türkiye’den göç edenlerin en fazla yaşadığı ikinci şehir. Hal böyle olunca Türkiye’ye dair kültürel öğelerin olduğu gibi siyasal gerilimlerin de en fazla hissedildiği kentlerden birine dönüşüyor.

Almanya’dan REFERANDUM notları – 1. Bölüm / Hazırlayan: Osman OĞUZ

Köln, Türkiyelilerin deyişiyle ‘Kölün’, Almanya’da Türkiye’den göç edenlerin en fazla yaşadığı ikinci şehir. Hal böyle olunca Türkiye’ye dair kültürel öğelerin olduğu gibi siyasal gerilimlerin de en fazla hissedildiği kentlerden birine dönüşüyor.

Kentte Kürt Özgürlük Hareketi’nin 39 yıldır faaliyet yürüten bir derneği var. Onunla birlikte Alevi Kültür Merkezi de onlarca yıldır sürdürdüğü çalışmalarla hatırı sayılır bir kuvvete sahip. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABK) merkezi, burada bulunuyor. Türkiyeli sol örgütlerin birçoğunun da kentte derneği, lokali var. Bunlara hemşeri derneklerini ve “tematik” kurumları da ekleyin… Hatırı sayılır bir Türkiyeli demokratik kamuoyu…

Bunun yanında tabii Türk devleti destekli/yönlendirmeli örgütlenmeler de var. Kentte özellikle Türk muhafazakârlığının sokakta da hissedilen bir “geleneği” var. Son dönemde çokça tartışılan Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin (DİTİB) merkezi de burada. O merkez ki, inşaatına harcanan milyonlar, mekânı olduğu “muhbirlik/ajanlık” faaliyetleri, DAİŞ’le ilişkiler ve daha pek çok meseleyle gündem olmuştu.

***

Köln’de şanslıydık: Kentteki Türkiyeliler arasında referandum gündeminin gözle görülür bir ağırlığı var. Avrupa’da Hayır Platformu da komşu kentlere nazaran daha yoğun bir çalışma yürütüyor. Bileşen kurumların kendi üye ve destekçilerine ulaşmasıyla başlayan bu çalışmalar, şimdilerde her gün kurulan stantlarla sokağa taşırılmış durumda. Bizim ziyaret ettiğimiz gün o stant, Türkiye ve Kürdistanlıların yoğun yaşadığı Mülheim semtinde, Wiener Meydanı’nda kurulan Türkiye’deki pazarları andırır pazar yerinin yanıbaşındaydı.

Daha standın kurulmasından itibaren meraklı bakışlar yoğunlaşmaya başladı. Temel gündem, tahmin edileceği üzere, Almanya ve Hollanda başta olmak üzere Avrupa ülkeleriyle baş gösteren diplomatik krizdi. Evet “militanlarının” bu gündem ile motive olduğu ve motive etmeye çalıştığı tespiti, sokakta doğrulanıyordu. Çalışma boyunca tanık olduğum üç kişi, “İnsanları dövdüler, köpeklere yem ettiler, neredeydiniz” veya “Size neden karışmıyorlar, Evetçiler çalışma yapamıyor” gibi sözler etti. Hayır standındakiler, sanki önceden sözleşmiş gibi sabırla yanıt üretti, tartışmak istedi ancak Evetçilerin herkesçe tespit edilen “bilgiye ihtiyaç duymayan kör imânından” nasiplendiler.

***

Hayır stantlarının tamamında görünen bir vaziyet var: Alman kamuoyunun “aşırı” duyarlılığı. Köln’deki stantta da durum buydu. Almanlar, meraklı bakışlarla durup baktı, bildirileri dikkatle okudu ve çoğunlukla destek verdi, hiç değilse gülümsemesiyle desteğini anlatıp gitti. Stant başında sohbet ettiğimiz ve Almanya’da 30 yıldan fazlasını devirmiş “Ali Dayı”, geldiği günden bu yana ilk defa böyle bir tablonun oluştuğunu söylüyordu ki, bu herkesin ortak kanısı. Evetçiler sokakta politik tercihlerini açıklamaktan çekinir, kimseyi meşruiyetlerine ikna edemez hale gelirken; Hayırcılar Alman kamuoyunun da adeta “kendi temsilcileri” gibi desteklediği, yakın bulduğu bir pozisyonda…

***

Alman polisinin Hayır çalışmalarına nasıl yaklaşacağı, yaygın bir tedirginlik gerekçesi. Birçok insan, Evet’in engellenmesine mukabil Hayır’ın da -hiç değilse bir “denge politikası” sonucunda- engellenebileceğini düşünüyor. Fakat Köln’de standa gelen polislerin tutumunda buna dair bir işaret görmek mümkün değildi. Gayet sıcak bir yaklaşımla, yasalar içinde davranıldığı takdirde hiçbir müdahalede bulunmayacaklarını anlatıp gittiler.

Yaşım 68, umutlu olmasam ne işim var burada?

Adı Ali Temel ama herkes ona “Ali Dayı” diyor. Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesinde, 1950’de doğmuş. Almanya’da 40’ıncı yılı; hep de Köln’deymiş. Hayır çalışmalarının tanıdık yüzlerinden biri ve o da ihtiyar yüzünü gençleştiren bir heyecanla konuşuyor: “40 yılın içinde belki de ilk kez rüzgar bu kadar bizden yana; demokrasiden, özgürlüklerden yana esiyor. Doğru yoldayız. Ben çok umutluyum. Zaten umut kırıldı mı, bir şey kalmaz geriye. Yaşım 68, umutlu olmasam burada ne işim var? Umutlu olmak zorundayız. Bugünler geçecek. Faşizmin, diktatörlerin sonunu hep gördük. İnsanlıktan, devrimden, güzellikten yana iyi şeyler olacak. Bu kaçınılmaz.”

Bazılarının bakıp da “karamsar bir tablo” gördüğü süreçten Ali Dayı’nın gördüğü bu. Hayır cephesinin durumundan da memnun. Özellikle Alman kamuoyundan önemli destekler aldıklarını söylüyor ve ekliyor: “7 Haziran’da faşist Erdoğan’a bir tokat attık ama düşüremedik. Bugünse düşüreceğiz, ona göre çalışıyoruz.”

Durmuş Hoca hâlâ ‘ölümüne’ reddediyor

“Bir gündü, bizi ring aracına doldurdular. DHKP-C’den, bugünkü MKP’den, TKİP’ten falan altı yedi tutsak… Ama soğuk, acayip soğuk. O sıralar ölüm orucundan dolayı zaten bayağı zayıflamışız, pantolonlarımız tutmuyor, naylonlarla bağlamaya çalışıyoruz. İstanbul’a getirdiler, hastane hastane dolaştırdılar. Hiçbir hastane kabul etmiyor bizi. Orada, altı yedi kişi, birbirimize sarılarak ısınmaya çalışıyorduk. Aklımdan hiç çıkmıyor. Onlardan Alişan ve Mahmut yoldaşlar şehit düştü.”

Köln’deki Hayır standında bir “amca”. Güneş gözlüğü, bembeyaz top sakalı ile önce bir müddet ayakta durup gelip geçene sessizce bildiri uzatıyor. Bir müddet sonra ise daha fazla dayanamayıp bir kenara çöküyor; ama bildiriler hala elinde ve yoldan geçenlere uzatıyor.

Adı, Durmuş Kurt. Uzaktan baksan, o kadar da anlamıyorsun, “Hayır” demenin, reddetmenin onun için ne anlama geldiğini, kişisel tarihinde nasıl yeri olduğunu. Oysa hayatı, bir reddetme tarihi adeta.

Durmuş Hoca, aslında bir öğretmen. Tokat’ta, 1958’de doğmuş. 77’den bu yana siyasette, örgütlü olarak bulunuyor. 80 Darbesi’ni birebir yaşamış. “O zaman şimdikinden kötüydü, çünkü tanıdığın insanlar bile selam vermeye korkuyordu” diyor, şimdi insanların tüm baskıya rağmen tavır koyduğunu söylüyor.

90’lar ise Durmuş Hoca için “fırtına yılları”. Gözaltında infazlar, köy yakmalar, faili meçhuller… Zulme tanık oldukça yerinde duramıyor. Eğitim-Sen’in kurucularından biri, eylemlerin tanıdık yüzü. Hâl böyle olunca, 98’de gözaltına alınıp tutuklanıyor ve Ümraniye Cezaevi’ne gönderiliyor. İçerideyken de F tipi cezaevleri gündemi… Geri duracak değil ya, ölüm orucu kararı alındığında hemen elini kaldırıyor: İlk grubunda yer alıyor, ölüm oruçlarının.

Tam 235. güne kadar hatırlıyor Durmuş Hoca, açlığını; sonrası gitmiş hafızasından. 35 kiloya kadar düşmüş. “O süreçte tüm güçler bize destek olsaydı” diye başlıyor dert yanmaya ve devam ediyor: “herkes ciddi biçimde katılsaydı, bugünlere de gelmeyecektik. Biz durdurmaya çalıştık ama ne yazık ki durduramadık. Dışarının hiçbir desteği olmadı.”

Durmuş Hoca, ölüm sınırına ulaştığında, “Git de dışarıda öl” dercesine tahliye etmiş devlet. Örgütü ölüm orucundan çekildiğinde sınırdaymış; ama direnmiş, kurtulmuş. Yurtdışına, sürgüne çıkmış. Şimdi hala meydanlarda bildiri dağıtan devrimcinin, ölüm orucundan dolayı gözleri hassaslasmış, ayakları uzun süre taşıyamıyor bedenini, kulağı çok az duyuyor… Bir sürü sağlık sorununa rağmen mücadeleden hala geri durmuyor ve “Bugün olsa yine aynısını yaparım” diyor.

Hayır demenin ise Durmuş Hoca için ayrı bir önemi var elbette. Cezaevlerindeki duruma özel olarak dikkat çekiyor, herkesi “bu kez duyarlı olmaya” davet ediyor ve hiç eksiltmediği inancıyla anlatıyor: “Bugünler geçecek. 80 süreci nasıl 90’lardaki direnişle yırtıldıysa, bunların zulmü de yırtılacak. Halkların mücadelesiyle yıkılacaklar. Herkes görevine sahip çıkmalı, emeğin gücünü var etmemiz gerek. Bugünün görevi de Hayır demek. Demokratım diyen herkes mücadelesini en yüksek aşamada sergilemeli. Kimse görevini bir başkasına bırakamaz.”

Azeri Kerimi: Erdoğan hiçbir şeyi millet için istemir

Köln’deki Hayır standının en ilgi çekici karakteri, kuşkusuz o. Yoldan geçerken bir durup baktı, sonra bir daha baktı ve bir yere ayrılmak istemedi. Oysa oy kullanma hakkının olmaması şöyle dursun, Türkiyeli bile değil. 48 yaşındaki Mesud Kerimi, İran Azerbaycanı’na bağlı Tebriz’de doğmuş. Fakat hem konuştuğu dilden hem de İran Komünist İşçi Partisi’nden gelen duyarlılığından, Erdoğan karşıtı mücadeleyle çok ilgileniyor. Onun anlatımını, kendi özgün diliyle, üslubuyla aktaralım:

“Men sana böyle söyleyim: Dünya üzerinde imdi kapitalizm hüküm sürir. Kapitalizmin malumdur isteği. Türkiye de kapitalist idi, imdi Erdoğan’ın özü bir faşist. İstir ki kimse özün söylemesin. Özün söyleyeni tuturlar, aparırlar, hapishanelere salırlar. Erdoğan ne istir? Hiçbir şeyi millet içim istemir.

Erdoğan sistemi Aliyev’e benzir. Ama gene de Azerbaycan Türkiye kimin değil, orada bir sürü serbestlik verirler de. Erdoğan, sırf aynı dil vardır diye gardaşım dir ama meni öldürende, kıranda hiç bakmir ki gardaşı ne edir. Erdoğan’ın hiç adaletten haberi yoktur babacan. Sadece gelir sizi kırmağa, sadece gelir sömürmeğe.

Men sosyalistim. İran’da peşmerge oldum, devlete karşı savaş ettim, hapishaneye düştüm, dört sene yattım. İran Komünist İşçi Partisi’ndeydim. Şu anda da onlayam. İran’da yalnız hapishanelerde yüz yirmi bin nefer komünist öldürdüler. Az değil. İslam sistemi gelende tam vururlar, tam kırırlar. Bunu bilin, Erdoğan da bunu yapar.”

TÜBİNGEN’DE YARIN MİTİNG VAR: Alman halkı da Hayırcı!

Almanya’nın “yaşam kalitesi en yüksek şehri” Tübingen.* Üçte biri öğrenci olan 85 bin nüfuslu kentin en işlek noktasında yoğun bir hareketlilik var.

Büyük kilisenin merdivenlerinin bir yanında Barış İçin Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine attığı imza yüzünden akademiden kovulan Betül Havva Yılmaz, her gün gerçekleştirdiği “mahnwache”** eylemini sürdürüyor.

Hemen onun yanında bir başka Türkiyeli devrimci, referandumda neden Hayır dediğini Almanca açıkladığı bir pankartla duruyor, meraklı bakışlarla yaklaşanlara bildiri veriyor.

Bu sırada birkaç Alman da ellerinde “Türkiye’de düşünce özgürlüğü” talebi bulunan bildirileriyle görünüyorlar. Bildiri, 18 Mart Cumartesi günü aynı noktada yapılacak ve akademisyenler ile siyasetçilerin konuşacağı mitinge çağrı yapıyor. Miting Türkiye’de ifade özgürlüğü talep ediyor etmesine ama çalışmayı yapanların tamamı Alman demokratlar. Bunun kuşkusuz hem bir anlamı hem de söylediği var.

Rita Haller-Heid, elinde bildiriyle çağrı yapan Alman kadınlardan biri. Meramını merak edip yanına yaklaşıyoruz, konuşmayı hemen kabul ediyor. Sosyal pedagog olan Haller-Heid, 15 yıl Tübingen Belediye Meclisi Üyeliği yapmış; halen de politik faaliyetine Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nde (SPD) devam ediyor.

Erdoğan’ın “çok otoriter biri” olduğunu söylüyor ve “genel anlamda hoşlanmadığını” belirtiyor. Temel derdi, “Türkiye’deki huzursuzlukların Almanya’ya taşınması”. Ona göre bu, sadece kendisinin değil bütün Almanların ortak endişesi: “İstemiyoruz. Madem öyle, bize de İstanbul’da konuşma yapma hakkı versinler, biz de orada özgürce konuşalım. Bunu verirler mi sizce?”

Haller-Heid, bir buçuk yıl önce Türkiye’de bulunduğunu ve her şeyin çok değiştiğini gözleriyle gördüğünü belirtiyor. Türk basınının son dönemlerde “Alman ajanları” tamlamasını çok sevdiğini hatırlatıp, “Ajanlık için mi gittiniz” diye şakayla soruyoruz, gülüşmeler eşliğinde yanıt veriyor: “Tabii ki gerçek amacım oydu!”

Peki 18 Mart Cumartesi günkü eylemin niyeti ne? Haller-Heid, şöyle anlatıyor: “Biz dayanışmak istiyoruz. İnsan hakları bütün ülkelerde gerekiyor. Türkiye’nin demokrasiyle, insan haklarıyla yönetilmesi için, Erdoğan’a karşı mücadele edenleri desteklemek için bir miting düzenleyeceğiz.”

Bu sırada Erdoğan diktatörlüğünün Avrupa’daki etkisine dair çok şey söyleyen bir durum da gerçekleşiyor. Haller-Heid’le sohbetimize, İstanbul’a bir akrabası orada yaşadığı için sık sık gidip geldiğini söyleyen bir başka Alman kadın da dahil oluyor. Artık Türkiye’yle telefonla konuşurken bile tedirgin olduğunu, şifreli konuştuklarını belirtiyor. Onun da görüşünü alıp fotoğrafını çekmek istediğimdeyse “Aman,” diyor, “Gidip geliyorum sürekli, başıma bir iş gelir.”

Evet, bir Alman bile bu halde… Galiba şu hâl, “Türkiye diktatoryal bir sistemle mi yönetiliyor” sorusuna verilen uzun uzun yanıtlardan bile daha iyi anlatır vaziyeti.

* Focus dergisinin 1995’te yayınladığı bir listeye göre Tübingen, yaşam kalitesi açısından Almanya’nın en iyisi.

** Durma eylemi.

Hayır demek Alevi’nin ‘fıtratında var’!

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), bağlı yüzlerce derneği ve on binlerce üyesiyle, referandumda Hayır cephesinin en önemli öznelerinden biri. Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen seçimsiz genel kurulunda konfederasyon, tüm bileşenlerinin ortaklaşmasıyla, Hayır kararı almıştı. Yerellerde de Hayır kampanyalarının en aktif katılımcılarından biri, Alevi Kültür Merkezleri.

Köln’ün en önemli göçmen kurumlarından biri de AABF’ye bağlı Köln Alevi Kültür Merkezi; Ali Baş onun yöneticisi. Sivas’ın Zara ilçesinden Koçgirili bir Kürt. O da bir 12 Eylül mağduru ve bugünkü “darbe” koşullarıyla o günkü koşulları şöyle kıyas ediyor: “O gün her şey zapturapt altına alınmıştı. Bugünse tamam, binlerce insan tutuklu ama yine de direnen bir halk var, tasfiye edilen bir halk yok. Biz o zamanlarda ‘Bu kadar sessizlik olamaz” diyorduk ama oldu. Bugünse öyle değil. Halklar bilinçli, Kürt Özgürlük Hareketi bilinçli. Bir sürü platform kuruluyor. Bunlar halkların biat etmeyeceğinin en önemli kanıtı.”

Peki bir Alevi neden Hayır der? Baş, bunun sadece referandumla ilgili olmadığını, Aleviliğin özünde bulunan bir refleks olduğunu anlatıyor. “Alevilerin gözü çağdaşlığa açılmıştır; kafalarında hiçbir örtü, ağırlık yoktur” diyor ve devam ediyor: “Referandumda da Hayır, çağdaşlığı temsil ediyor. Aleviler, bütün insanlara aynı gözle bakıyor, bunun için de tekçiliğe oy vermezler. Alevilerin tarihi, katliamlar tarihi. Ve bu tarihsel gelenekte, reddetmek hep vardır. Bugünkü şiddetli savaşa dur demek de Alevilerin Hayır demesi için yeterli.”

Bu kapsamda Köln AKM, süreci erkenden başlatmış. Kahvaltıdan panele, küçüklü büyüklü buluşmalara bütün etkinliklerin gündemi, Hayır olmuş. “Ama yetmez” diyor Ali Baş: “Biz zaten Hayırcıyız, bununla yetinemeyiz. Alevi kurumlarına üye herkes bir kişiyi etkilemeli. Komşumuzu, arkadaşımızı, mahalledeki esnafı… Her birimiz bir kişiye daha Hayır dedirtsek, her şey değişir. Bu referandum seçimlerden de bin kat daha değerli. Seçim gelip geçiciydi, şimdi rejim değişiyor.”

AKP’nin Hollanda gerilimiyle özellikle Avrupa’da oylarını arttırmayı hedeflediğini de belirten Baş, “Bütün üçkağıtları uyguluyorlar. Bazıları, ‘Türkiye’de onlarca milyon seçmen var, yurtdışındaki oylara mı ihtiyaçları var’ diye düşünebilir. Evet, var; hem de çok var. Biz de bunu 7 Haziran’da HDP’yle yaşadık. Ali Haydar Konca, çok az farkla seçilemiyordu; ama yurtdışı oyları sayesinde MHP’li adaya fark atarak meclise girdi.”

Kaynak: YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

LEAVE A REPLY

Yorumunuzu giriniz!
Buraya adınızı girin